Bugün Arife

Bu anahtar hiç bugünkü kadar yük olmamıştı. Bugün kapıyı açarken ellerim titriyor. Nihayet açıldı kapı. Her seferinde kendime kızıyorum. Koridorun sağındaki üçüncü tahtaya basma. Onun gıcırtısı beni çıldırtıyor. Yorgunum, tek istediğim salondaki kanepeye uzanmak. Bu nasıl derin bir sessizlik. Neredeyse evde yürüyen karıncaların sesini duyuyorum. Benimle konuşurlar mı? Ya da beni parçalayarak yuvalarına taşırlar mı? İçlerinde bilge bir karınca var mıdır? Bundan sonra ne olacak söylese mesela. Ben delirdim mi; yoksa bu yalnızlık mı? Anne çok özledim seni. Ah anne. Arife günleri ne büyük telaş olurdu. Annem yemek yapardı. Arka bahçedeki avlu özenle yıkanırdı. Babam avluya çok güzel bir masa yaptırmıştı. Mutfak o avluya baksın diye oda ile yeri değiştirilmişti. Babam, kışları orada oturulsun diye mutfağa özel bir kuzine koymuştu. Her akşam bahçedeki masaya özenle kurulurdu soframız. Komşularımız olurdu. Babamın memur arkadaşları. Babam her akşam sadece bir kadeh rakı içerdi, o kadehi saatlerce masada tutardı. Hiç kırmayan, çok hoş sohbetli, huzurlu bir adamdı babam. Bir gün babam hastalandı, evimize o kadar çok insan geliyordu ki… Herkes anneme yapacak bir şeyler olursa arayın diyordu. “Neden, babama ne olacaktı ki?” diye ağlamaya başladım. Bağırıyordum. Herkesi evden kovdum. Babam sesimi duydu, beni yanına çağırdı. Gel bakalım babasının paşası, dedi. Uzun bir sohbet olacağını söyleyerek dikeldi yatağın içinde. “Biliyor musun Murat ben on sekiz yaşında Ardahan’da bir kızı sevdim. Kız on yedisindeydi. Zehra. Güzeller güzeli Zehra. Askerden sonra evlenecektik. Ben okuduğum için çalışmıyordum. Bir gün biz konuşurken görenler Zehra’nın babasına söylemiş. O da, eli iş tutmaz avareye verecek kızım yok, diye duyurmuş. Okulum bitti hemen askere gittim. Çok iyi bir komutana denk geldim. Okuyan azdı, beni kendi yanına aldı. Benim okuma isteğimi görünce, hem askerlik yap hem oku çalışkan çocuksun sen, dedi. Okula kaydımı yaptırdı. Açıktan okuyor askerlik yapıyordum. Zehra’ya özlem dolu mektuplar yazıyordum. Ona olan hasretimi anlatıyordum. Çok az kaldı askerlik bitecekti, babası mektupları yakalamış. Almanya’daki abisinin oğluna Zehra’nın sözünü kesmiş. Askerlik bitti. Ardahan’a geldiğimde Zehra’nın düğünü yapılmak üzereydi. Ben ölüyordum, çıldırıyordum. Ardahan’ı birbirine kattım ama ne çare. Kırmızı duvağıyla gördüğüm Zehra başkasına gelin gidiyordu. Aradan çok zaman geçmeden annem bana kız bakmaya başladı. Benim okulum bitmişti. Yazı işlerinde memur olarak işe başladım. Aradan uzun bir kış geçti. Annem, yazın sana düğün yaparız, demeye başladı ve gerçekten de o yaz beni evlendirdi. Annen Aynur’la. O senenin sonunda büyük ablan dünyaya geldi. İkinci senenin sonunda da diğer ablan. Çok mutlu küçük bir ailemiz vardı. Memurluk bana yaramıştı. Arkadaşlarım olmuştu. Zehra’yı görmeyeli tam üç sene olmuştu. Bir sabah kalktım, annem bir telaşlı ocak başında geziyordu. Ahıra girip çıkıyordu. Çok erken bir saatti. Annem neden böyle diye yanına indim. Anne hayırdır ne oldu, diye sordum. Annem, bir şey yok, dedi. Ben, anne var bir şey ne oldu, deyince; Zehra gelmiş, dedi. Benim o anda sanki kalbim, aklım durdu. Yeşil gözlü, siyah saçlı, güzeller güzeli, kırmızı duvağıyla başkasına gelin olan Zehra’m he… Annem anlatmaya devam etti, biraz durumu kötüymüş, dedi. Görmem lazım anne. Annem bağırdı çağırdı, evlisin mutlu yuvan yıkılsın mı? Ağladı. O sırada annen Aynur çıktı avluya. Ocak başına geldi. Anne gitsin görsün, dedi. Allah’ım Aynur’un suratına bakamıyordum ama çok sevinmiştim. Görmek için gittim ama Zehra evden çıkmıyordu. Yüzünde morluklar varmış dediler. Bir yaşında oğlu varmış. Onu da alıp kaçarak gelmiş. Annem her gün ağlıyor; ikinize Ardahan dar, sen memursun al aileni İstanbul’a git, diyordu. Ben tayinimi İstanbul’a aldırdım. Taşınma işleri ile uğraşırken İstanbul’a çok gidip geliyordum. Memur arkadaşımın kardeşi, İstanbul kuzguncukta bize bu evi buldu. O zaman yerleştik buraya. Zehra’ya Ahmet senin yüzünden İstanbul’a gitti demişler. Çok ağlamış. Biz İstanbul’a yerleştik, memurluğa başladım, bir süre geçti. Düzenimizi kurduk diye annemi aradım, ağlıyordu. Zehra kendini öldürmüş. Ben hemen geri gittim. Cenazeye katıldım. Orada babasıyla göz göze geldik. Hiçbir şey demedim. O da öylece baktı. Biliyor musun oğlum, bir yara izi bin nasihatten daha iyidir. O an kalpler yaralıydı üstelik kanamalı bir yara. Sonra her sene mezarlığını ziyarete gittim. İkinci seneydi, mezarının başına oturdum. Dertleştim, ağlıyordum. İstanbul’da mutluyuz bu yuva bizim olacaktı diyordum. Babası arkamda beni dinliyormuş. Onu fark ettiğimde gözyaşları içindeydi. Beni bağışla oğlum dedi. Bağışlamak! Hiç yüzüne bakmadım. Hırçın ve üzgündüm; hatta nefret doluydum ona karşı. Ertesi gün beni çağırtmış, gittim. Bana, sana bir emanet vereceğim ama bir daha Ardahan’a gelmeyeceksin, dedi. Nasıl yani, dedim. Git kendini kaybettir. Ben yüzüne bile bakmıyordum. Öyle sessiz dinliyordum. O biliyordu dinlediğimi. Sana Zehra’nın oğlunu vereceğim, götür senin evladın olsun, diyordu. Ben burada ona çok iyi bakarım biliyorsun ama yetim kalır, götür babalık yap yuva ver orada, dedi. Gözyaşlarım pınardan boşanan sular gibi akıyordu. Zehra’m, sevdiğim, başkasının gelini. Oğlun bana mı emanet? Tamam, dedim. O gece İstanbul’a seni alıp geldim” diye anlattı babam. “Baba?” Dedim. “Evet oğlum. O her gece masaya koyduğum rakı kadehi annendi. Bizimle olsun seni görsün istedim. Ne annenin mezarına bir daha gittim; ne de Ardahan’a. Şimdi annen sana emanet oğlum, yoruldum.” Tamam, baba. Gözyaşlarım akmasın, babam üzülmesin diye kendimi sıktım odadan çıkana kadar. O akşamın sabahı olmak üzereydi, babamı kaybettik. Benim hayatım ne oldu? Avluda kurulan masaya ben her akşam misafir miydim? Annemi ne çok kızdırırdım, annemin şimdi yüzüne bakamıyorum. Babam gitti ama her şeyimi de götürdü. Aradan 5 ay geçti. Annemi de kaybettik. Babamdan sonra hiç konuşmadı neredeyse. Çok güzeldi annem neşeli, becerikli, kibar, merhametli bir kadındı. Şimdi yarın bayram, ben yalnızım. Bayram yemeği yok evde anne. Babam, hanım ne lazım demiyor. Arka bahçedeki avlu yıkanmadı bile. Kim kuracak bayram sofrasını. Çok yalnızım. Yokluğuna nasıl alışacağım anne? Bu tahtalar hiç bu kadar ses çıkarmıyordu. Yarın bayram. Burada uyursam karıncalar beni yer mi?


Özlem Bayrakçı Erkan


OKUNMA 2773



  

Join me on Facebook Follow me on Twitter Follow me on Instagram Email me